Sıcaktı, sıcak, sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı, sıcak…

GörselSoğuk ve şehirler arası havalimaında vazgeçtim çocuk olmaktan… Soğuktu valla o saate bilet mi alınır.. Montla son bir kez tepeden baktığım aziz İstanbul’dan yola çıkarak 3 saat sonra vardığım Libya’da montumu nereme sokacağımı şaşırarak kulpları bagajda nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde kırılan bavulumu kucaklayarak buldum kendimi… İçinde 3-5 çeşit sigara olan free shop’u es geçerek vardığım x-ray cihazında bavulumdaki hard diskler de ergenekon dökümaları olabileceği şüphesiyle midir nedir herkesin ortasında açmaya başladım, içinde 10 don, 10 t-shirt, bir kaç pantolon, ve 10dan fazla kitap olan bavulumu… İngilizce bilmeyen görevlilere ki arkalarında kamuflajlı askere benzeyen insanların bulunduğu görevlilere komputer komputer, hard disk selamün aleyküm diyerek ikna ederek geçtim. Geçtiğim yerde daha çok ufak bir Türk ilinin köy otobüsü terminalini andıran bir yere çıktım. Orada farkettim sigara içmek sanırım her yerde serbest 🙂 Yaktım bir sigara ve çarşıdan bizim ofise giden ömrümün en uzun, ömrümün en kısa, ömrümün en çocuk, ömrümün en ihtiyar ve en sıcak yolunu Tarık isimli bol miktarda Türkçe kelime bilen ancak bunları cümle içinde kullanamayan taksicinin taksisine bindik… Tarık sonradan kartonunun 15 dolar olduğunu öğrenerek sevineceğim Malboro sigaradan ikram etti… Arada İngilizce birşeyler söyleyen Tarık’a anlamadan “reallyy” gibisinden geçiştirme cevapları verdim. Sonra gazeteci olduğumuzu öğrenince tanıdık birşeyleri tanımadığım bir dille anlatmaya başladı. Sanırım “abi bizi de haber yapsana biz de haber çok, sizinki hangi kanal” gibisinden şeyler söyledi… İnşallah, maşallah gibisinden cevaplar verdik…
Görsel
Havaalanında 25 dinara anlaştığımız Tarık muhabbetimizi o kadar sevmiş olacak ki inerken 30 dinar alarak dostluğumuzu pekiştirdi ve iki ülke arasındaki köprüleri yeniden kurmuş oldu. Bu sıcak dostluk mesajlarının ardından bir hafta kalacağımız olan hom ofise geldik. Tımarhane tarzında bembeyaz boyanmış bu ev, yavanlığından kurtulduğumuz plazaları aratmayacak büyüklükte ancak kendimizi arap şeysi (şeyhi) hissettirecek kadar ferah bir evdi. Camları kapılar 1 aydır kapalı olmasına rağmen yerde tüm anneleri rahatsız edecek miktarda toz bulunduran bu ev Orta Doğu’da fular takan gazetecilerin artistik işler peşinde olmadıklarının işaretçisiydi. En ufak odası İstanbul’da 800 TL’den aşağı tutulmayacak büyüklükte olan bu yerde see aaa se aaaseee diyerek çıkardığım yankı bana “hadi bakalım artık yapayalnızsın” olarak geri döndü. Gökhan abi (bir gece de çok kral adam olduğunu anladığım kameramanız) evi gezdirirken bir de baktık ki dolapta soğuk su… Çölde vaha bulmak böyle birşey oluyormuş bu deyimin kökenini de böylece öğrenmiş oldum. Görsel Biraz soyunup dökünüp internete girdikten sonra elektrikler kesilmeden attık kendimizi sokağa.

DEVE, AVRAT, SİLAH

Sıcak yüzümüze yüzümüze vurdukça rüzgar arıyan gözlerimiz, hergün yürüyerek merkezi bir yere gideceğimiz 4 kilometrelik yolda bize bakan tiplere tehlike arzetmemeleri için daha gırtlaktan bir şekilde “selamün aleyküm” diyerek olası tepkileri göğsümüzde yumuşatıp yolumuza devam ettik. Çünkü bir çok köşe başında üzerinde poşetlenmiş uçaksavar ağır silahların bulunduğu kamyonetler bulunuyordu. Ve Yunan Trajedyalarından dünya sinemasına bodoslama dalan bir mevzu vardır ki: “Eğer birinci sahnede bir yerde silah varsa o silah mutlaka patlayacaktır”. İlk durak Türk Büyükelçiliği oldu. Burada görevli Özel Harekat polisleri bizleri gördüklerine çok sevindiler. Ne de olsa Türk’ün Türkten başka dostu yoktu. Sarkık bıyıklarıyla akşam düzenlenecek bir arkadaşlarının veda yemeği için köfte yoğuruyorlardı. Onlardan bir kaç hatıra dinledikten sonra çayımızı içip kalktık. Daha sonra dolarlarımızı bozdurarmak için bir döviz bürosuna girdik. Filmlerde görürüz ya Arap zenginleri para saçar falan, 200 doların karşılığında ceplerimiz dopdolu olacak şekilde paramız oldu. Yani aslında artık bende bir arap zengini sayılabilirdim. İlk günden yabancılık çekmeyelim diye ve ilk günden zayıflama triplerine girmemek için bir Türk kebapçısına girdik. Etleri bi garipti ama soramadım “la yoksa deve eti bu mu oluyor” diye. Açık ayran var mı abi dedim getirdiler. Tövbe bir daha içmem. Etlerin yanında gelen pirinç pilavı üniversiteyi yeni kazanıp eve çıkan gençten ya da yeni bir gelinin yapacağından kat kat kötüydü.. Ve böylece pilav-ayran ikilisi özleyeceğim yemekler arasında ilk sıraya yükseldi. Her yerde kahveciler var.. Ama konsept biraz farklı. Starbuck, Cafe Nero havasında ancak Mustafa amca samimiyetinde mekanlar var. Çay ocağı gibi oturup kağıt bardaklarda kahve için onlarca terlikli adam. Kadın hiç mi yok… Çok fazla var özellikle araba kullanan kadın sayısı erkeklerden fazla. Başı açık kadın sayısı da az değil. Hatta uçakta beraber indiğimiz sarı saçlı, askılı elbiseli, taytlı kadın -ki akıbetini bilmiyoruz- bir çok ön yargıyı kırmıştı kafamda. Bugün gitmeyi planladığımız Şehitler meydanı’nda bir çok farklı kafe olduğunu duydum bakacağız sosyal yaşamı nasıl.
Görsel
Her duvarda bir resim var. Kaddafi döneminden sonra özellikle 17 Şubat dönüşümü ile ilgili duvar resimleri teknik olarak o kadar başarılı ki İstanbul’da bir sanat galerisini gezen entel magandalar gibi duvarların karşısında durup anlıyormuş gibi baktım bir kısmına. İçerikleri ile ilgili yorum yapmak haddime değil, sanat eleştirmenleri zaten bunu yıllardır yapıyor. Hava kararmadan eve gidip biraz dinlenelim dedik. İki gündür uyumuyordum zaten. Çıktık tekrar o 4 kilometrelik yola. Ukrayna Konsolosluğuna komşu olan evimize geldik. Oturduğumuz yerde dijitürkten izlediğimiz Türk kanallarını izlerken uyuyakalmışız. Sonra kendi kendime “kalk yerine yat lan” diyip uyandırıp yatağa gönderdim. Yatmadan önce bi camdan dışarı bakayım dedim. Sokak ışıkları biraz garip geldi. Görsel90’lı yıllarda vizyonda olan ve hayal meyal hatırladığım ABD-Irak savaşının CNN İnternational versiyonundaki yeşil tonlar sokağa hakimdi. Balkonda bir sigara daha yaktım ve sana dün bir ofisten baktım garip Libya şarkısını mırıldanarak biraz uzaklara baktım. İlk gece gerginliği yaşayan evli çiftler gibi aklımda bir vajinismus olmuştu. Nerdeyim, ne yapıyorum, ne yapacağım vs. sorularla yatağa döndüm. Sağa, sola dönerken uyumuşum, sabah horoz sesleriyle uyanana kadar…

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s